
Şiir nedir? Bu soruya yıllardır verilen binlerce yanıt var. Kimine göre duygunun en rafine hâli, kimine göre sözcüklerin müzikle dansı. Ama bu sorunun içinde hep başka bir soru gizlidir: “Şiir kafiye olmadan da şiir olabilir mi?” İlkokuldan beri kafiyeyi şiirle özdeşleştirdik belki. Oysa biraz daha yaklaştığımızda, dizelerin arasında kafiye yerine kırgınlıklar, sessizlikler, içe çökmüş kelimeler buluruz. Çünkü bazen şiir, tam da anlatamadıklarımızdır. Belki de şiiri şiir yapan şey, ne kafiyedir ne ölçü… Sadece hissettiriyor olmasıdır.
Şiir: Anlatmak Değil, Aktarmaktır
Şiir, bir fikrin ya da duygunun süslenmiş cümlelerle anlatımı değildir. Şiir, içinden geçeni dilin sınırlarını zorlayarak, bazen eksilterek, bazen bozar gibi yaparak aktarma sanatıdır. O yüzden bazı şiirlerde bir anlam karmaşası yoktur da, bir duygu kaosu vardır. Yani hissettirir ama açıklamaz. Söyler ama anlatmaz.
Kafiye: Ahenk mi, Alışkanlık mı?
Kafiye şiire ahenk kazandırabilir, bu inkâr edilemez. Özellikle Divan şiiri geleneğinde, aruz vezni ile birlikte kafiye, estetik ve matematiksel bir düzenin parçasıdır. Fuzuli, Bâkî, Nedim gibi şairler, dilin ses olanaklarını sonuna kadar zorlayarak, ince kafiyeler kurmuşlardır.
Ama zaman ilerledikçe şiir, sadece kulakta güzel tınlayan değil; kalpte yer eden bir anlatım biçimine dönüştü. Özellikle Nazım Hikmet, Türk şiirinde serbest nazmın öncülerinden biri oldu. Ölçüyü ve kafiyeyi bilinçli olarak terk etti. Çünkü o, yazdığı şeyin “şiir” olması için kulak değil, yürek kullanılması gerektiğine inanıyordu.
Nazım şöyle diyordu:
“Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…”
Burada ölçü yok, klasik anlamda kafiye yok. Ama ahenk, yürekte kurulan bir müzik gibi dizelerde akıyor.
İkinci Yeni: Anlamı Parçalayan Şiir
1950’lerde Türk şiirine yepyeni bir soluk getiren İkinci Yeni akımı, şiiri kuralların dışına taşıdı. Kafiye, ölçü, anlam bütünlüğü… Hepsi yıkıldı. Şiir, artık bir “dil oyunu” değil, bir “duygu ve çağrışım alanı” hâline geldi.
Turgut Uyar, o ünlü dizelerinde şunu yazdı:
“Bitmedi, yazacağım daha
Yazmazsam ağlayacağım çünkü
Alçakça olacak biraz.”
Ne ölçü var ne kafiye. Ama içsel bir patlama, bir yalnızlık, bir öfke… Her satır, susmakla yazmak arasında bir yerde çırpınıyor. Bu dizeleri kafiye ölçütüyle değerlendirmek, denizi bardakla ölçmeye çalışmak gibi olur.
Benzer şekilde Cemal Süreya, duyguyu kelimenin kıvrımlarına sakladı:
“Hayat kısa, kuşlar uçuyor.”
Dört kelime. Ne süs var ne düzen. Ama ne çok şey anlatıyor değil mi?
Peki, Şiir Nasıl Yazılmalı?
Bu soru, her dönemin şairini yormuş bir sorudur. Net bir cevabı yoktur. Ama bazı temel ilkeler vardır:
1. Duygudan Yola Çık.
Bir şiirin temeli duygudur. Bir şeyi anlatmak değil, hissettirmek için yazılır şiir. Okuyan, kendi içinde o duyguyla karşılaşmalı.
2. Dil Sade Olmalı Ama Zayıf Değil.
Günlük dili kullanabilirsin ama sıradan olma. Her kelimenin taşıdığı yükü bil. Çünkü şiirde her sözcük birer yük taşıyıcısıdır.
3. Kendine Özgü Ol.
Bir başkasını taklit etmekle şiir yazılmaz. İçinden geldiği gibi yaz. Biçimi, anlamı ve hatta başıbozukluğu sen belirle.
4. Kafiye Olmasa da Ahenk Vardır.
Bir şiir kafiyesiz olabilir ama müziksiz olmamalı. Bu müzik bazen ritimle, bazen sözcüklerin ses yapısıyla, bazen imgelerle kurulur.
5. Kendi İç Sesini Dinle.
Şiir önce şairi vurur. Eğer seni etkilemeyen bir satır yazdıysan başkasını da etkilemesi zordur.


0 Comments