Bazı kitaplar vardır; okunur, beğenilir ve bir süre sonra unutulur. Bazıları ise insanın içine yerleşir. Bir düşünce gibi değil, daha çok uzun zamandır orada duran ama adını koyamadığımız bir duygu gibi. Oğuz Atay’ın eserleri de böyledir. Onu okuyan pek çok insanın ortak bir hissi vardır: Sanki yıllardır içinde taşıdığı fakat ifade edemediği bir yalnızlık, bir yabancılık ve bir eksiklik ilk kez kelimelere dönüşmüştür. Belki de bu yüzden aradan geçen onca yıla rağmen Oğuz Atay hala yalnızca bir yazar olarak değil, bir ruh hali olarak yaşamaya devam etmektedir. Çünkü onun anlattığı insanlar belirli bir dönemin insanları değildir. Onlar geçmişte olduğu gibi bugün de aramızda dolaşan, kalabalıkların içinde sessizce kaybolan, ait olamayan, uyum sağlayamayan ve içten içe yorulan insanlardır.
Tutunamayanlar yayımlandığında Türkiye bambaşka bir yerdi. Teknoloji bugünkü kadar hayatın merkezinde değildi, sosyal medya yoktu, insanlar sürekli görünür olmak zorunda değildi. Buna rağmen Atay’ın kahramanları derin bir yabancılaşma hissi taşıyordu. Bugün ise dünyanın her zamankinden daha bağlantılı olduğu söyleniyor. İnsanlar tek bir tuşla birbirlerine ulaşabiliyor, düşüncelerini paylaşabiliyor ve hayatlarını sergileyebiliyorlar. Fakat bütün bu görünürlük çağında, Oğuz Atay’ın anlattığı yalnızlık duygusunun daha da büyüdüğünü görmek mümkün. Çünkü artık insanlar sadece çevrelerine değil, kendi oluşturdukları dijital kimliklere de yabancılaşabiliyorlar. Kendilerini sürekli başkalarının hayatlarıyla kıyaslıyor, sürekli daha başarılı, daha mutlu ve daha güçlü görünmeye çalışıyorlar. Sonuçta ortaya çıkan şey ise çoğu zaman daha büyük bir boşluk oluyor.
Oğuz Atay’ın kahramanları başarısız oldukları için değil, dünyanın kurallarını içselleştiremedikleri için tutunamazlar. Onlar sistemin dışında kalmış insanlar değildir; aslında sistemin içinde yer almaya çalışırken kendi benliklerini kaybetmek istemeyen insanlardır. İşte bu nokta, eserlerinin neden hala güncel olduğunu açıklar. Çünkü günümüz insanı da benzer bir ikilem yaşamaktadır. Bir yandan kariyer yapmak, başarılı olmak, kabul görmek ve toplumun belirlediği ölçütlere uygun yaşamak isterken diğer yandan kendi sesini korumaya çalışır. Ancak çoğu zaman bu iki hedef birbirine zıt yönlere çekmektedir. İnsan modern hayatın hızına yetişmeye çalışırken kendi iç dünyasını ihmal eder ve bir süre sonra neyin gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt etmekte zorlanır.
Belki de günümüzün en büyük trajedilerinden biri budur. İnsanların her konuda fikir sahibi olduğu ama kendileri hakkında düşünmeye vakit bulamadığı bir çağda yaşıyoruz. Günler ekranlar arasında geçiyor. Sürekli yeni haberler, yeni gündemler ve yeni tartışmalar ortaya çıkıyor. Her şey hızla değişiyor. Fakat insan ruhunun ihtiyaçları aynı kalıyor. Anlaşılmak, sevilmek, ait olmak ve anlam bulmak. Oğuz Atay’ın kahramanları tam da bu ihtiyaçların peşinde koşarken yorulmuş insanlardı. Bugün de milyonlarca insan aynı arayışın içinde. Belki isimler değişti, şehirler değişti, teknolojiler değişti ama insanın içindeki eksiklik hissi değişmedi.
Atay’ın eserlerinde sıkça karşılaşılan ironi de bu yüzden güçlüdür. Çünkü o, insanın trajedisini anlatırken onu kutsamaz. Kahramanlarını yüceltmez. Onların çelişkilerini, korkularını ve başarısızlıklarını olduğu gibi gösterir. Bu dürüstlük okuru rahatsız eder çünkü insan kendi zayıflıklarını görmekten hoşlanmaz. Ancak aynı zamanda rahatlatır da. Çünkü kusurlarını saklamak zorunda olmadığını hissettirir. Günümüzde insanlar sosyal medyada kusursuz hayatlar sergilerken, Oğuz Atay‘ın kahramanları tüm kırılganlıklarıyla karşımıza çıkar. Belki de bu nedenle yeni kuşaklar onu keşfetmeye devam ediyor. Çünkü mükemmellik görüntüsünün altında ezilen insanlar, sonunda gerçek insanlarla karşılaşmak istiyor.
Bugünün tutunamayanları yalnızca edebiyat sayfalarında yaşamıyor. Sabah işe giderken otobüste gördüğümüz insanlarda, kalabalık caddelerde yürüyen gençlerde, üniversite sıralarında gelecek kaygısı yaşayan öğrencilerde ve gecenin ilerleyen saatlerinde ekran karşısında hayatını sorgulayan insanlarda da yaşıyor. Kimi zaman iyi bir işe sahip olmalarına rağmen mutsuz hissediyorlar, kimi zaman kalabalık arkadaş çevrelerine rağmen yalnız kalıyorlar. Hayatları dışarıdan bakıldığında düzenli görünüyor olabilir ama içlerinde sürekli büyüyen bir anlam arayışı taşıyorlar. Oğuz Atay‘ın yıllar önce tarif ettiği ruh hali işte tam olarak burada yeniden ortaya çıkıyor.
Belki de mesele tutunmak değildir. Belki mesele, insanın kendine rağmen yaşadığı bir dünyada kendi sesini kaybetmemesidir. Oğuz Atay’ın kahramanları çoğu zaman başarısız olmuş gibi görünürler ama aslında önemli bir şeyi korumaya çalışırlar: Kendileri olabilme cesaretini. Bu cesaret bazen insanı yalnız bırakır, bazen dışarıda bırakır, bazen de anlaşılmamaya mahkum eder. Fakat yine de insanı insan yapan şeylerden biridir. Günümüz dünyasında her şey daha hızlı, daha parlak ve daha gürültülü hale gelirken, Oğuz Atay’ın eserleri sessiz bir hatırlatma gibi durmaktadır. İnsan önce kendine tutunmalıdır. Aksi halde dünyanın sunduğu bütün başarılar bile içindeki boşluğu doldurmaya yetmez.
Aradan geçen yarım asra rağmen Oğuz Atay’ın okunmaya devam edilmesinin nedeni sadece büyük bir yazar olması değildir. Onun eserleri, insanın değişen dünyadaki değişmeyen yalnızlığını anlatır. Bu yüzden her yeni kuşak kendi tutunamayanlarını yaratırken, aynı zamanda Oğuz Atay’ın sayfalarında kendinden bir parça bulmaya devam eder. Çünkü bazı kitaplar bir dönemi anlatmaz. Bazı kitaplar insanı anlatır. İnsan değişmediği sürece de o kitaplar yaşamaya devam eder.

0 Comments