
Bazı filmler korkutmak için canavarlar yaratır. Bazı filmler ise ortada bir canavar olmadığını bilmenize rağmen sizi huzursuz eder. In Fear tam olarak ikinci gruba ait bir film. Burada korkunun nereden geleceğini bilmezsiniz. Hatta bir noktadan sonra korkunun gerçekten dışarıda mı, yoksa kendi zihninizin içinde mi olduğunu bile ayırt edemezsiniz. Film basit bir fikirle başlıyor. Tom ve Lucy, birlikte bir festivale gitmek için yola çıkıyorlar. Önlerinde gece, ormanlar ve bilmedikleri yollar var. Bir otele ulaşmaya çalışırken yollar birbirine karışmaya başlıyor. Bir viraj, sonra başka bir viraj… Aynı yerlere tekrar tekrar döndüklerini fark ediyorlar. (Tıpkı From dizisinde olduğu gibi) Harita bir şey söylüyor, gözleri başka bir şey görüyor. Derken yol, bildiğimiz anlamını kaybediyor.
Aslında korkunun başladığı yer de burası. Çünkü insan, bilmediği bir yerde olmaktan çok, oradan çıkamayacağını düşündüğünde korkuyor. In Fear bunu çok iyi kullanıyor. Film boyunca karşımıza çıkan şeylerin kendisinden çok, onların ne anlama geldiğini düşünmek yoruyor bizi. Bir ışık görüyorsunuz ve acaba biri mi var, diyorsunuz. Bir araba görüyorsunuz, yardım gelecek sanıyorsunuz. Sonra o arabanın içindeki insanın dost mu, düşman mı olduğunu sorgulamaya başlıyorsunuz. Her cevap yeni bir soru doğuruyor. Ve film giderek bir yolculuk olmaktan çıkıyor. Bir zihinsel labirente dönüşüyor.
Bence filmin en rahatsız edici tarafı da burada. Orman karanlık olduğu için korkmuyorsunuz. Nereye gittiğinizi bilmediğiniz için korkuyorsunuz. Yolun başında bir hedefiniz var. Bir otel. Bir adres. Ulaşmanız gereken basit bir yer. Fakat zaman geçtikçe hedef ortadan kalkıyor ve geriye yalnızca “Buradan nasıl çıkacağız?” sorusu kalıyor. Bu soru, aslında hayatta da insanı en çok yoran sorulardan biri. Nereye gittiğimizi bilmeden yürümek değil belki de mesele. Asıl mesele, yanlış yolda olduğumuzu fark ettiğimiz halde geri dönememek.
Tom ve Lucy’nin korkusu biraz da bundan ibaret. Birbirlerini tanımaya çalışırken aynı zamanda birbirlerinden şüphe etmeye başlıyorlar. Korku, aralarındaki mesafeyi kapatmak yerine daha da büyütüyor. Normal şartlarda önemsiz sayılabilecek bir bakış, bir sessizlik, bir tereddüt bile anlam kazanıyor. İnsan korktuğunda karşısındakinin ne yaptığına değil, ne yapabileceğine bakmaya başlıyor.
Belki de korkunun insan psikolojisindeki en acımasız tarafı bu. Gerçeklerden çok ihtimallerle yaşıyorsun. Bir ses duyuyorsun. “Ya biri varsa?” Bir hareket görüyorsun. “Ya bize zarar verecekse?” Bir insanla karşılaşıyorsun. “Ya ona güvenmemem gerekiyorsa?” Korku, gerçeğin kendisinden önce gelir. Sana henüz olmamış şeylerin hesabını ödetir. In Fear boyunca da tam olarak bunu hissediyoruz. Film sana sürekli bir şey olacakmış gibi hissettiriyor. Fakat ne olacağını söylemiyor. Bu nedenle beklemek, olan şeyden daha korkunç hale geliyor.
Çünkü insan bilinmeyenden korkuyor. Ama daha da önemlisi, insan kendi hayal ettiği bilinmeyenden korkuyor. Filmin atmosferi de bu duyguyu destekliyor. Gece, orman, dar yollar, yağmur, farların aydınlatabildiği kadar görünen bir dünya… Arabanın içindeyken güvende olduğunu düşünüyorsun. Sonra arabanın içinin de aslında o kadar güvenli olmadığını fark ediyorsun. Dışarısı karanlık, içerisi ise gittikçe daha dar geliyor.
Bir noktadan sonra araba bir ulaşım aracı olmaktan çıkıyor. Bir kafese dönüşüyor. Yol ise çıkış olmaktan çıkıyor. Bir döngüye dönüşüyor. Filmin bence en güzel yaptığı şeylerden biri, korkuyu büyük efektlerle anlatmaya çalışmaması. Çok fazla şeyi göstermek yerine seni bekletiyor. Karanlığın içinde ne olduğunu tam olarak göremiyorsun. Bir şeyin orada olduğunu hissediyorsun ama emin olamıyorsun. Ve bazen insanın zihni, kameradan daha korkunç şeyler gösteriyor. Bu yüzden In Fear, korku filmlerinden beklediğimiz anlamda çok fazla “korkunç” olmayabilir. Fakat rahatsız edici. İçine işleyen bir tarafı var.
Hepimizin hayatında bir noktada kaybolduğumuz oldu. Bir şehirde değil. Bir ilişkide. Bir kararda. Bir hayalin içinde. Bazen ne yaptığımızı bilmeden ilerledik. “Buraya kadar geldik, artık geri dönemeyiz.” dedik. Sonra biraz daha ilerledik. Biraz daha. Derken başladığımız yere ne kadar uzak olduğumuzu fark ettik. Belki de In Fear‘ın asıl anlattığı şey budur. Kaybolmak. Ama bir haritada değil. Kendinin içinde. Nereye gittiğini bilmeden ilerlemek, yanlış yolda olduğunu hissetmek ve buna rağmen devam etmek. Korkunun en büyük kaynağı belki de karanlık değil. Karanlığın içinde ne olduğunu bilmemek.
Film boyunca Tom ve Lucy bir yerden bir yere gitmeye çalışıyorlar. Biz de onlarla birlikte gidiyoruz. Fakat yol ilerledikçe fark ediyoruz ki mesele otele ulaşmak değil. Mesele, korkunun insan davranışlarını nasıl değiştirdiğini görmek. Güvenin nasıl şüpheye dönüştüğünü. Sakinliğin nasıl paniğe dönüştüğünü. İki insanın, aynı arabanın içinde birbirlerine nasıl yabancılaşabildiğini. Ve belki de en kötüsü, insanın korktuğunda kendisine bile güvenememesi. In Fear, bana göre büyük bir korku hikayesinden çok, korkunun insan zihninde nasıl büyüdüğünü anlatan bir film. Bazı filmler bittiğinde korkarsınız ve korku bir süre sonra geçer. Bazı filmler ise bittikten sonra zihninizde bir soru bırakır. “Ya ben olsaydım?” Bilmediğim bir yola girseydim? Telefonum çekmeseydi? Kimseye güvenemeseydim? Ve gece, karanlığın ortasında, navigasyon bana tekrar tekrar aynı yolu gösterseydi? Belki de korku tam olarak o anda başlardı. Yolun kaybolduğu yerde değil. Yolun seni nereye götürdüğünü artık bilemediğin yerde.
0 Comments