Daha Fazlasını İstemek Bizi Neden Mutlu Etmiyor?


1505
mutluluk denince akla…

Modern hayatın bize sunduğu en büyük yanılgılardan biri, mutluluğun biraz daha fazlasına sahip olduğumuzda geleceğine inanmaktır. Daha yüksek bir maaş, daha yeni bir telefon, daha güzel bir tatil, daha fazla takipçi ya da daha çok başarı… Her ulaştığımız hedefin ardından yeni bir hedef belirliyor ve çoğu zaman sahip olduklarımızın keyfini çıkarmaya fırsat bulamadan bir sonraki isteğin peşine düşüyoruz. Peki gerçekten ihtiyacımız olan şey daha fazlasına sahip olmak mı, yoksa sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek mi? Felsefe, bu soruyu tahmin ettiğimizden çok daha uzun zamandır soruyor.

Antik Yunan filozofu Epikuros‘un mutluluk anlayışı bu noktada oldukça ilginç bir başlangıç sunuyor. Epikuros denildiğinde akla çoğu zaman zevk ve haz gelir. Oysa onun felsefesi, sınırsız tüketimden veya sürekli haz peşinde koşmaktan çok daha sade bir yaşamı savunur. Epikuros’a göre insanın mutlu olabilmesi için bütün arzularının peşinden gitmesi gerekmez. Tam tersine, hangi arzuların gerçekten gerekli olduğunu ve hangilerinin bizi bitmek bilmeyen bir arayışın içine sürüklediğini ayırt etmek gerekir.

Çünkü her arzu aynı değildir. Susadığımızda su içmek gibi doğal ve gerekli bir ihtiyacımız vardır. Fakat çok daha pahalı bir telefona sahip olma isteği aynı türden bir ihtiyaç değildir. Birincisi karşılandığında bedenimiz ve zihnimiz bir rahatlama yaşarken ikincisi çoğu zaman yeni karşılaştırmaların kapısını açabilir. Daha iyi bir telefon aldıktan sonra daha iyisini istemek, daha büyük bir eve taşındıktan sonra daha büyük bir ev aramak veya belli bir başarıya ulaştıktan sonra kendimizi başkalarının başarılarıyla kıyaslamaya devam etmek mümkündür. Böylece mutluluk, ulaşılacak bir nokta olmaktan çıkar ve sürekli ertelenen bir geleceğe dönüşür.

Bugünün tüketim kültürü bu döngüyü daha da görünür hale getiriyor. Reklamlar, sosyal medya ve dijital platformlar bize yalnızca ürünleri değil, aynı zamanda belirli bir hayat biçimini de gösteriyor. Mutluluğun yeni bir şey satın almakla, daha iyi görünmekle, daha çok seyahat etmekle veya başkalarının hayatlarına benzeyen bir hayat kurmakla mümkün olduğu fikrine kolayca kapılabiliyoruz. Üstelik sosyal medya sayesinde başkalarının hayatlarını sürekli olarak izlemek, kendi hayatımızı eksik görmemize de neden olabiliyor. Sahip olduklarımızın değeri, çoğu zaman kendi ihtiyaçlarımızla değil, başkalarının sahip olduklarıyla ölçülmeye başlanıyor.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor: Daha fazlasına sahip oldukça daha mutlu olacağımızı düşünüyoruz, fakat sahip olduklarımız arttıkça karşılaştırabileceğimiz şeylerin sayısı da artıyor. Bir zamanlar büyük bir başarı olarak gördüğümüz bir şey, ona ulaştıktan kısa süre sonra sıradanlaşabiliyor. Yeni telefon birkaç ay sonra eskiyor, yeni ev kısa süre içinde alışılmış bir mekana dönüşüyor, uzun zamandır beklediğimiz terfi bir süre sonra yeni bir beklentinin başlangıcı oluyor. İnsan zihninin alışma eğilimi, mutluluğu sürekli olarak bir sonraki hedefe taşımamıza neden olabiliyor.

Felsefenin burada sunduğu önemli sorulardan biri şu: Gerçekten neye ihtiyacımız var? Bu soru ilk bakışta basit görünse de üzerinde düşündüğümüzde oldukça derin bir hal alıyor. Çünkü ihtiyaçlarımız ile arzularımız arasındaki sınır her zaman açık değil. Bize neyin gerekli olduğunu yalnızca kendi içimizden mi belirliyoruz, yoksa toplumun, çevremizin ve içinde yaşadığımız kültürün beklentileri de arzularımızı şekillendiriyor mu? Bir şeyi gerçekten istediğimiz için mi istiyoruz, yoksa ona sahip olmanın bizi daha değerli göstereceğine inandığımız için mi?

Epikuros’un düşüncesi tam da bu noktada günümüz insanına ilginç bir soru yöneltiyor: Mutlu olmak için hayatımıza daha fazla şey eklememiz mi gerekiyor, yoksa gereksiz gördüğümüz bazı şeyleri hayatımızdan çıkarmamız mı? Belki de mutluluk her zaman sahip olduklarımızın miktarıyla ilgili değildir. Bazen mesele, sahip olduklarımızın bize yetebilmesini sağlayacak bir ölçü geliştirebilmektir. Bir fincan kahvenin tadını çıkarabilmek, sevdiğimiz insanlarla geçirilen sıradan bir akşamı değerli bulabilmek, sakin bir yürüyüşten keyif alabilmek veya sürekli daha fazlasını istemeden bulunduğumuz anın farkına varabilmek de bir mutluluk biçimidir.

Bu açıdan bakıldığında felsefe bize hazır bir mutluluk reçetesi vermekten çok, hayatımıza yön veren kabulleri sorgulama fırsatı sunuyor. Gerçekten daha fazlasına mı ihtiyacımız var, yoksa bize daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu söyleyen bir dünyanın içinde mi yaşıyoruz? Başarılarımızı ve sahip olduklarımızı artırmak elbette hayatımızı değiştirebilir; ancak bunların mutluluğu otomatik olarak beraberinde getireceğinin garantisi yoktur. Belki de asıl mesele, daha fazlasına sahip olmakla daha iyi bir hayat yaşamak arasındaki farkı görebilmektir.

Sonuçta insanın mutluluk arayışı yeni bir mesele değil. Yüzyıllar önce yaşamış filozofların üzerinde düşündüğü sorular bugün de karşımızda duruyor: Ne kadar yeterlidir? Gerçekten neye ihtiyacımız vardır? Mutluluk sahip olduklarımızda mı, yoksa onlara bakışımızda mı saklıdır? Belki de bazen daha fazlasını istemeyi bırakmak, hayatımızda eksik olan bir şeyi bulmanın en sade yollarından biridir.


Beğendin mi? Arkadaşlarınla Paylaş O Zaman!

1505
Mustafa Alnıak
Çılgın bir kalabalığın uğultusuna kulak tıkayan, sükunet içinde okudukları ve yazdıkları ile meşgul dost bir yabancı…

0 Comments

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir